Gülbahar Haitiwaji

Gülbahar Haitiwaji

Gülbahar, nesiller boyudur Şincan’da yaşayan Uygur bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Onun gibi, ataları da petrol bakımından zengin bu çöl ve vahalarda büyüdüler. Bu topraklar, birkaç kısa bağımsızlık dönemi hariç, Çin’in uzun ilhak sürecine sahne olan derin jeopolitik kargaşaları yüzyıllar boyunca yaşadı. Komünistlerin gelişi, 1955 yılında Doğu Türkistan’ın, Mandarin dilinde “yeni sınır” anlamına gelen “Şincan” Uygur Özerk Bölgesi adıyla Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlanmasıyla sonuçlandı. O zamandan beri bu devasa bölge (Fransa’nın yüzölçümünün üç katı büyüklüğünde) çoğunluk etnik grubu olan Çinliler tarafından düzenli ve sürekli biçimde kolonileştirilmeye maruz kaldı. Petrol rafineleri geliştikçe, Çin inşaat makinelerinin, kepçelerinin darbeleriyle şehirler genişledi, komünizmin kızılı güçlü fenerleri, flamaları ve bayraklarıyla şehirler işgal edildi. Ve Uygurlar küçüğünden büyüğüne ayrımcılıklara, günümüzde bir soykırımdan başka bir şey olmayan uygulamanın ilk belirtilerine maruz kalmaya başladılar. 2006 Mayıs ayının bir günü geleceğe dair beklentilerinden yorgun, bıkkın olan Gülbahar ve ailesi üzüntü içinde Fransa’ya yerleşmeye gittiler. Uygurlar, Sünni İslam inancına mensup olduklarından, kökleri Çinli değil Türk olduğundan ve de Çin tarafından geç bir zamanda yutulduklarından, etnik toplumun bir kesimi Doğu Türkistan’ın gök mavisi bayrağı altında bağımsızlığını talep etti. 2009’da yüzlerce Çinli ve Uygur’un can verdiği Urumçi ayaklanması bölgeyi daha önce görülmemiş bir şiddetin baskısı altına soktu. Bölge yöneticileri Urumçi’yi şaşırtıcı ölçüde baskı ve denetim silahlarıyla donattılar: Yüz tanımada kullanılan kameralı silahlar, tüm sokakların her köşesinde bekleyen polis araçları ve 2017’den itibaren de toplama kampları.

Gülbahar’ın ülkesindeyken siyasetle en ufak bir ilgisi dahi yoktu. Bunu söz konusu siyaseti kınamaksızın gururla söylüyor: Dininden bahsettiğindeyse bir “barış” İslam’ından, bir “ılımlı” İslam’dan söz ediyor. Dolayısıyla Gülbahar ne bir bağımsızlık yanlısı ne de “İslamcı bir terörist!”tir. Buna rağmen o da bu kamplara gönderilmiştir. Çin, kampların amacının, aşırılık gösteren Uygurları cezalandırmak olduğunu savunsa da bu kamplar Gülbahar ve ailesi gibi yurt dışında mülteci olarak yaşayanlar da dahil topyekûn bir toplumu ortadan kaldırmayı hedefleyen iğrenç ve ikiyüzlü bir sisteme sahiptir.

Gülbahar’a, Kasım 2016’da bir sabah Şincan’dan gizemli bir telefon geldi. Eski şirketinin bir çalışanı ondan geri dönmesini istiyordu. Bu kişi, “İdari formaliteler”, “erken emekliliğiniz için lüzumlu belgeler” dolayısıyla vurgusunu da yapmıştı. Gülbahar işkillenmişti ama çok fazla da şüphe etmedi. Birkaç gün sonra Urumçi’ye indi ve çilesi başladı. Yetkililer pasaportuna el koydular ve akabinde onu bir nezarethaneye attılar. Aylarca yargılanmadan bir koğuşta tutulduktan sonra da onu bir kampa sürdüler.

Dondurucu bir aralık gecesi, nereye götürüldüğü söylenmeden bir kamyona bindirilen Gülbahar, karla kaplı çölün ortasında kurşuna dizileceğini sandı. Ve o an ne hissetti? Yine hiçbir şey. Gülbahar, polis zoruyla kendisine yaptırılan itiraflarını bana anlattığında kontrol edemediği delice bir gülmeye kapıldı. Evet, çoğu defa, kendisine eşlik eden alay ve kahkaha onu travmasından kurtarıyordu. Fakat bu şekilde yeniden eğitim! travmasından iyileşemezdi. Çaresi olmayan fiziksel sonuçlardan başka Gülbahar, eserli [cinli] bir kadın olarak kalmıştı. Quai d’Orsay [Fransız Hükümeti] ile yapılan müzakereler sonucunda Çin, onu serbest bırakmış olsa da, Şincan’da kalan annesinin, kız ve erkek kardeşlerinin, dostlarının kapılarını Çin’in çalacağı düşüncesi onun aklını kaçırmıştı. Çin Komünist Partisi’nin canavarlıklarını yüksek sesle kınayıp, ifşa ederken, polis şiddeti yıldırım gibi sevdiklerinin üzerine düşecekti. Tıpkı Gülbahar gibi onlar da sorgulanacaklar, hapsedilecekler, işkence görecekler, sürüleceklerdi. Tıpkı Gülbahar gibi onlar da “suçlu” ve “terörist” muamelesi göreceklerdi. Tıpkı Gülbahar gibi onurlarını, onurlarıyla birlikte mutlu anılarını, kısacık anılarını, sonra da yavaş yavaş yaşama sevinçlerini kaybedip onlar da kamplara konulacaklardı. Hayır, Gülbahar bunu istemiyordu. Her şey olabilirdi ama bu asla!

2020 Eylül’ünün bir sabahında Boulogne’daki apartman dairesinin beyaz kanepesinde oturan Gülbahar, kitabın ilk sayfalarını yazmaya koyuldu. Bu, serbest bırakılıp Roissy Havaalanı’na gelişinden, Kerim, Gülhumar ve Gülnigar ile coşkulu buluşmalarından ancak bir yıl sonra oldu. Eserin hazırlanışı sırasında, gerçek kimliğini açıklayıp açıklamamak arasında kararsız kalmıştı. Kızı bana: “O henüz gerçek adını söylemek istemiyor ama bunu söylemeyi düşünüyor.” diye yazmıştı. Birkaç gün sonra Gülbahar tercihini yaptı. “Bu benim hikâyem, sonuna kadar üstlenmek istiyorum. Bu Uygur olarak benim vatan görevim.” dedi. Kitap kapağına gerçek adının konmasını istedi. Aldığı risk çok büyüktü. Ama kimse, gerçek adının ne olduğunu bilmeden onun tanıklığının eserini okumaya başlayamazdı.

Çin, Şincan’da toplama kampı kurma işini durdurmak bir yana Uygurları kamplara taşımaya devam ederken, bu etnik toplumun kadınlarını kısırlaştırırken ne BM ne herhangi bir uluslararası heyet günümüzde bu soykırımın boyutunu tespit etmeyi başaramadı. Fransa tarafından kurtarılan ilk mağdur Gülbahar yazdığı kitapta onlar adına konuşmaktadır.

comments powered by Disqus